Sergiler

 

Kahramanın Sonsuz Sürgünü Sergisi

Yoldaki kadınların hikayesi bu. Ardında bıraktığı parçalarıyla, bu yolda kendini kendinden yeniden doğuranların. Vazgeçenlerin, vazgeçmeyenlerin, zulme direnenlerin, direnip dimdik ayakta kalanların; direnip acısını sarmalayanların… En önemlisi de birbirine sarılıp yaralarını saranların, birbirinin elinden tuttuğunda her şeyin mümkün olduğuna inananların.

Küratör Tilbe Şendoğan

 

Eserler

Ezidilerin ve benim anadilim olan Kürtçe’de doğa kelimesinin karşılığı olan “xweza” “kendini doğuran” anlamına gelir. Bizler de doğanın bir parçası olarak çeşitli parçalarımızı birer kabuk ya da deri gibi geride bırakarak yaşıyoruz. Bir ağacın yaprak ve kabuklarını döküp köklerini besleyecek gübreye dönüşerek devinimine devam etmesi gibi; bizler de geride bıraktığımız ruhsal kabuk ve derileri zamanla yeniden işliyor ve ruhumuzun zenginliğine karıyoruz. Yere düşenler en saf ve arzu dolu yanlarımız olduğundan bıraktıkları duygu anıları ve izleri silinemez.

     

   

   

   

     

     

Yeni bir canlıyı üretme kapasitesine sahip olduğunu bilmek ve içinde geliştiğini hissetmek tanrısallıkla eşdeğerdir. Doğum sancıları ise Allah’ın hiddeti kadar şiddetli olmalıdır ki kutsal kitaplar bunu ‘tanrının Havva’ya verdiği bir ceza’ olarak yazar. Buna rağmen kadın, bebeğini doğurmak için rahim ağzı yırtılana kadar direnir. Ve doğum gerçekleştiği anda huzur ve sevinçle dolar; taşar. İçinde bir bebek büyütüp doğurmanın gururunu ve sevincini hiçbir ağrı gölgeleyemez. Aksine ilk bakışta aşk başlar.

     

     

     

     

Tarihi yazan erkeklik, sadece erkek bedenini koruyan zırhlar üretmiştir. Kadınları, diğer objeler gibi bir savaş ganimeti saydığından onları koruyacak bir araca lüzum görmemiştir. Tam da bu sebeple, “Kadınlık Zırhları” asker gibi dizilip militarizme gönderme yapar. Her biri farklı toprak çeşidi, form ve renge sahip bu eserler; insanın biricikliğine vurgu yapar. Bazıları toprağa karışan; bazıları farklı toprakları aşan kadınlardan ilham alan bu zırhlar, göç yollarında birer kabuk gibi geride bırakılmıştır.

Bu eserler, yitenleri de hayatına devam edebilenleri de hatırladığımızı ve onlardan ilham aldığımızı anlatır.

     

   

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

 

 

Modern dünya için kadın; ‘memesi olan şey’dir. Doğurganlık cevherine sahip olmak büyük bir tehdittir. Duygusal ve sezgisel olarak güçlü olmak suçtur ve derhal histerik olmakla cezalandırılmalıdır.

Habil ve Kabil’den beri rekabetle kendini var etmiş erkek; kadının üretkenliği karşısında kastre olur. Bu yüzden var olabilmek için kadınsı yönleri budamak, mum gibi durmak gerekir.

Hatta erkek rekabetiyle baş edebilmek için üretken olmayan bir penisi varmışçasına, sikkafalılıkla, gücünün yettiği kadınları ezme tuzağına yakalanır. Kadınlar, toplumsal hayat sahnesinde memelerini biblo gibi tutar; dekor olmayı kabul ederse makbul olur.

Bu yüzden kadınlar memeleri üzerinde durur; ayakları üzerinde değil!

          

   

Savaşlar fikren erkekler arasında; fiilen kadınların bedeni üzerinden gerçekleşir. Kadınların zorla çıplak teşhir edilmeleri, topluca tecavüz edilmeleri, kürtaj olmalarına engel olmak için tecavüz sonrasında esir edilmeleri, satılmaları ve daha niceleri… Kadınların maruz kaldığı tüm bu insanlık dışı olgular; sadece erkeğin onurunu ve cesaretini kırmak için kullanılan savaş yöntemleri olarak tanımlanır. Bu zorlamalara maruz kalan taraf onuru zedelendiği için, utançtan susar; kadınları da susturur. Fail taraf ise yaptıklarına karşı cezalandırılma olasılığını hesaba katar; anlatmaz, gizler, inkâr eder.

Biz; dünyanın her yerinden kadınlar, nelere maruz kaldığımızı biliyoruz. Ve ben, anlatmak için mümkün olan tüm dilleri kullanmaya kararlıyım. Bu eser, memesi kesilip atılan kadınların anısına yapıldı. Taştan da yapılmış olsa, kesilen memeleri kucaklamayı, sarmayı, saklamayı ve yeni hayatlara ilham olması için onları tohum gibi yeniden ekmeyi anlatır.

Hiçbir şiddet türü kadınların merhametli, koruyucu ve yeniden doğuran yanını bozamaz. Ne olursa olsun, hayatta kalmak için gösterdiğimiz çabadan gurur duyuyor ve birbirimizden hep yeniden yaratma cesareti alıyoruz.

     

     

     

     

     

Kadınlar, insan türünün devamlılığının kendilerine bağlı olduğu bilgeliğine sahiptir. Gebelik sürecini tamamlayabilmesine, doğurabilmesine ve bebeğini hayatta tutabilmesine… Yaşam dürtüsü, kadını huzurlu bir alan kurmaya yönlendirir. Tekinsiz bir yerde; yapayalnız bir doğumun hem kendisinin hem de çocuğunun hayatına mal olacağını bilir.

Kadın yaşadığı yeri yuvaya çevirir ve çevresiyle barışçıl ilişkiler kurmaya özen gösterir. Doğum ânı geldiğinde kendine ait bir odaya ve çevresinde uyum içinde olduğu insanların en çok da kadınların yardımına ihtiyaç duyacaktır.

Doğurduğu ve emzirdiği yavrusunun hayatını tehlikeye atmayı göze alamaz. Yaşam alanını genişletmek için bir başka alanı zorla işgal etmeyi hayal etmez. Yaşadığı yeri güvenli, çevresiyle barış içinde tutmaya çalışır.

Tarih, erkeklerin ve savaşlarının hikâyesidir. Yazıtlar, erkek hükümdarların zaferlerini inandırıcı kılmak için dikilmiştir. Kadınlar, erkekleri bir şeylere inandırma ihtiyacı duymadan bilgeliklerini içinde tutarak nesillerce aktarır. Memesinden sütle beraber sevginin, merhametin ve vicdanın da aktığını bilir.