Ezidiler Bağlamında Yersizlik
Bu çalışmada Ezidiler özelinde zorla yerinden edilme sonucu yersiz-yurtsuz kalmanın bireysel ve toplumsal düzeydeki travmatik etkilerini kendi gözlem deneyimlerimi temel alarak inceleyeceğim. Bunun için öncelikle, insanların yerle kurduğu ilişkinin anlamlarını psikoanalitik bakış açısıyla psikoloji, nöroloji, sosyoloji, antropoloji ve tarih disiplinleri yanında felsefi, dini ve mitolojik metin ve söylencelerden yararlanarak açıklamaya çalışacağım. Bununla beraber yerleşilmiş olunan mekandan zorla edilmenin insanın benlik bütünlüğünde ve toplumsal düzeydeki sarsıcı hatta yıkıcı etkilerini yukarıda bahsi geçen disiplinlerin literatürlerinden örneklerle aktaracağım. Ardından zorla yerlerinden edilmiş ve Türkiye’nin çeşitli illerine geçici olarak sığınmış Ezidiler ile bir psikolog olarak Ağustos 2014-Ağustos 2015 tarihleri arasında yaptığım çalışmalardan bahsedeceğim. Ezidi inanç, tarih, kültür, mitolojisinden de yararlanarak yersiz-yurtsuz kalma deneyiminin sökücü etkilerini kendi gözlem ve deneyimlerimden yola çıkarak betimlemeyi amaçlıyorum.
Anahtar kelimeler: Ezidiler, insan-yer ilişkisi, zorla yerinden edilme, bireysel ve toplumsal travma, benlik bütünlüğü, geçici sığınma
GİRİŞ
Varoluşsal İhtiyaç Olarak Mekan
Coğrafi bir mekanda yerleşmek; benlik bütünlüğünü koruma, ailevi köklerini salabilme, sürekli sosyal ilişkiler kurarak ortak bir geçmiş ve kültür yaratabilmeyi sağlayan varoluşsal bir ihtiyaçtır. Zihinsel olarak dış gerçekliğin önemli bir temsili olan yerin kendisi ve yerleşilebilecek bir alana sahip olma deneyimi, iç gerçeklik alanının gelişimini desteklemektedir.
Bireylerin iç ve dış gerçeklik alanlarının sınırları gelişmesi hem kendi içinde bütünlüklü bir kimlik hem de toplumsal ilişkilerde ortak bir kültür geliştirebilmeye imkan sağlar. Fiziki mekanın sınırları içinde ihtiyaçların giderilmesini sağlayan yapı ve sistemler, bireylerin benlik bütünlüğünü koruma işlevi gördüğü kadar toplulukların da bir arada kalarak soylarını devam ettirebilmesine dönük bir gelecek tahayyülü geliştirmelerini sağlar.
İç Gerçekliğin Dış Gerçeklikle Bağlantılandığı Alan Olarak Yer
Psikanalitik literatür, ruhsallığı derinliği olan bir “alan” olarak tasarlayarak sunar. Bilinçdışını bu alanın dip sınırları belirsiz olan en geniş kısmı; bilinci ise sınırları ancak tezahür edilebilecek kadar geniş bir yüzey olarak tanımlar. Ruhsallığa ait olanları iç gerçeklik veya iç dünya; dış gerçekliğe ait olanları ise dış gerçeklik veya dış dünya olarak niteler. Üzerinde yaşadığı yere ait olma ve o yerin kendisine aitliğiyle kurduğu ilişkinin gücü zihinsel olarak dış gerçeklikle kurulan ilişkinin yönünü ve gücünü belirler.
Psikanalitik Teorilerde İçerisi Ve Dışarısının Gelişimi
Psikanalitik Kurama göre insan yavrusu, başlangıçta dış dünyayla ayrışmamış parçalar yığınıdır. Freud’a göre doğumdan sonraki bu parçalılık halinde dış dünyayla okyanusvari bir hisle ilişki kurulur (1930). Yani evren bebekle bir bütündür. İlerleyen aylarla beraber öncelikle anne ve daha sonra dış dünyadan ayrı bir şey olduğunu fark eder. Ruhsallığa ait olanlar belirginleştikçe dış dünyaya ait olanlar da ortaya çıkar ya da ortada kalır. Hatta okyanusvari hissi açıklarken Freud; bünyenin dış dünyayı iç dünyadan çıkardığını öne sürer.
Bebeğin ilk nesnesi olan anne, bütünleşmeden önce ‘meme’ gibi parçalı bir nesnedir ve ilk aylarda meme temsilinin gelişmesi beklenir. Çocuğa ilerleme olanağı veren anneden uzaklaşmadır. Annenin yokluğunda sesi, kokusu ve yarattığı duyumla işlenmiş anne temsili gelişir. Böylece ilerleyen aylarda parçalı imgeler birleşerek bütün bir kendilik ve anne-baba temsillerine dönüşür. Bütünleşmiş imgelem ve temsiller bebeğe bütünlüğünü koruma gücünü sağlar.
Freud, dış dünya ile iç dünya arasındaki ilgi ve farklılaşmanın gücünü açıklamak için bedensel (somatic) benlik kavramını öne sürmüş ve ruhsal benliğin her şeyden önce bedensel bir benlik olduğunu söylemiştir (1923). Beden imgesi varlığa güç ve güvence verir; destek olur. Ruhsal sınırlar ve bedeni saran deri arasındaki karşılıklı ilgi Didier Anzieu’nün çalışmalarıyla beraber daha fazla görünür olmaya başlamıştır. Kendiliğe ve dış dünyaya dair nesnelere ait imgeleme yetisinin gelişimi ile ve beden imgeleminin gelişimi arasındaki ilişki varlığı bugün tartışma götürmeyecek kadar netleşmiş durumdadır. Hatta öyle ki Freud’un, beden imgesi olmadan yaşamsal hiçbir deneyim mümkün olamayacağı görüşü kabul edilmektedir (Eiguer, 2013).
İmgelemenin bu kadar yaşamsal bir konumu haketmesinin sebebi dış dünyayla ilişki kurmamızda öncül olmasındandır. Dış dünyaya ait bir olguya ya da kişiye ait bir imgenin hatırlanmasına ise temsil denir. Eugier, temsili dış dünyada kendisine doyum arayan bir uyarımın canlandırdığı düşünce olarak tanımlar (2013). Uyarım bilinçdışında yankılanır ve bir iz bırakır. Ardından bilinçdışı da dış olgu ya da öznenin imgelemine kendinden özellikler katarak yeniden işler. Böylelikle karşılıklı bir dönüşümle ruhsallığın içindekiler ile dışındakiler arasında ilişki kurulmuş olur.
Ruhsallığın İlk Evi Olarak Anne Rahmi ve Yerinden Olma
İnsanoğlunun ilk evi; kusursuz bir biçimde kapsayan, koruyan ve doyuran bir anne rahmidir. Doğum zamanı gelene kadar cennet tasvirlerinde olduğu gibi mükemmel bir denge ve huzur hali hakimdir. Olağan koşullarda, insan yavrusu 9 aylık dönemin sonunda anne bedeniyle birlik halindeki cennetinden kovulur. Ancak yaşamın devamında o ilk evin özlemi çeşitli biçimlerde duyar. Doğum Travması Otto Rank
Ilany Kogan, Nazi soykırımından kurtulan Yahudi bir analizanıyla yaptığı çalışmada anneyle yeniden birlik halinde olma özleminin açlığa dönüşümünden bahsetmektedir (2012).
Doğum Sonrası İlk Mekan ve O Mekandan Edilme
Yaşamın kaynağı olarak kabul edilen ilk sahne düşleminin geçtiği yer anne babanın yatağıdır. Freud’un öne sürdüğü ilk sahne düşlemine göre bebek, anne-babasının cinsel birleşme halinde olduğu bir düşleme sahiptir (1923). Bu düşlemdeki cinsel birleşmenin gerçekleştiği mekan olan anne-babanın yatağı, yatak odasında; evdedir. Kültürlerarası farklar olmakla beraber; 2 yaşına kadar olan emzirme dönemi boyunca bebek, ebeveyn yatak odasını sıklıkla ziyaret edebilir. Ancak sütten kesilmesiyle beraber, anne-babanın yatak odasından kovulacak ve yerinden edilmiş olacaktır. Belki de bu nedenledir ki, Ödipal dönemle beraber, çocuk yeniden ebeveyn yatağına girmenin yollarını arayacaktır. Erkek çocuk babayı, kız çocuk ise anneyi ortadan kaldırabilirse dünyadaki ilk yerine yeniden kavuşabilecektir. Fakat anne ya da baba kadar güçlü istilacılar olamadıklarını fark ettiklerinde birkaç yıl geçmiş olacaktır. Ve bu noktadan sonra doyum bulacakları başka alanlara yatırım yapmak zorunda kalacaklardır.
Ev, ruhsallığın içine doğduğu yerdir. Modern kentlerde hastanelerde gerçekleşen doğumlar dışında geleneksel kültürlerde doğumlar büyük oranda evde, yatak odasında gerçekleşmektedir. Bebeğin doğumundan hemen sonra yatağındaki annenin kucağına verilir. Eiguer’in (2014) de değindiği gibi bebek, ilk yıllarının önemli bir kısmını anne babanın yatağında uyuyarak, çocuksu cinselliğine dair fantezilerini canlandırmaya çalışarak ya da oynayarak geçirir.
Evin bilinçdışıyla olan ilişkisine değinen Bechelard’a göre doğduğumuz ev, bizi barındıran çatı olmaktan çok, düşleri barındıran çatıdır. Ev düşlere dalmayı barındırır, rüya göreni korur, huzur içinde rüya görmemize olanak tanır (2008). Eiguer de benzer görüştedir; ev hakkında düşler kurulur; hatta ev rüyanın ve ailenin rüya etkinliğinin koşuludur, der (2013). Düş, evin içinde yani ruhsal alanın içindedir. Oysa kabus, ruhsal alandan taşandır ve onu en iyi bir ev tekrar tutabilecektir. Rüyada görülen ev; içine doğulan evdir. Ruhsallığın içine serpildiği evdir.
Bachelard, psikanalistleri imgeyi yalnızca imgelem ürünü olarak görmekle eleştirir. Ona göre imge oluştuktan sonra o artık kendi başına bir varlıktır. Evi, dünyanın kendiliğe ait bir köşesi hatta kendi başına bir kozmos olarak tanımlar. Bilinçdışı eve yerleşmiştir. Mahzeninde ürkütücü fantezileri; çatı katında ise çocuksu cinselliğe dair bastırılmış düşleri barındırır. Ev mutfağıyla doyuran, banyosuyla yıkayan, tuvaletiyle rahatsız edici içsel atıklardan kurtaran, odalarında uyutan, ısıtan, rahat ettiren, düşünmeye alan açan, düş kurduran yerdir.
Bachelard doğduğumuz evden söz etmenin, kökenlerimizden, dünyaya gelişimizden, atalarımızdan sözetmekle aynı anlama geldiğini savunur (1996). Kaldı ki Ezidilerin de anadili olan Kürtçe’de ev (mal:home) hem içinde yaşanılan yapı hem de aile kavramı için eşanlamlı olarak kullanılır. Bir aile genellikle o ailenin en büyük erkek atasının (nadiren kadın atasının) adıyla anılır. Bu adlandırma yapılırken aile (malbat:family) yerine ev (mal) kavramı kullanılır. Mesela dedesi Haco olan bir aile, Mala Haco (Haco Evi=Haco Ailesi) olarak adlandırılır.
Irak, Suriye ve İran vatandaşı Kürtler ve Ezidiler geleneksel soyadlarını resmi kimlik kartlarında kullanabilmektedirler. Ancak Türkiye’deki Kürt ailelerine resmi soy ismi verilirken özellikle Türkçe kelimeler veya Türklükle ilgili isimlerin verilmesi yasal olarak zorunlu kılındığı için resmi kimlik kartlarında genellikle yerel aile isimlerini soy isim olarak alamazlar (TC Medeni Kanun, Madde 2525, Fıkra 10). Örnek olarak, benim ailemin Türklerin Oğuz boyuyla hiçbir ilgisi olmamasına rağmen resmi olarak Oğuz soyadı verilmiştir.
Kendilik ve Temsili olarak Ev
Göç olgusuyla çalışmış psikanalistlerden Joannidis’e göre ev imgesi, doğrudan benlik temsilidir (2013). Joannidis, evden somut olarak uzaklaşmak nasıl ki yeni bir ev kurmayı gerektiriyorsa benzer biçimde benlikte de önemli değişimlere sebep olduğunu ve bu değişimin tıpkı göç yolculuğu gibi acılı bir süreç olduğunu vurgulamaktadır. İsteğe bağlı taşınmalara değinen ve ev ile somatik benlik arasında doğrudan ilişki kuran yazarlardan biri olan Eugiene ise diğer canlıların gibi tüylerimizi yenileyemiyor, derimizi değiştiremiyor olsak da evlerimizi değiştirebiliyoruz, der.
Ölçme ve değerlendirme amaçlı yapılan projektif testler danışanın iç dünyasını test malzemesine yansıttığı kabulüne dayanır. Bunlardan biri olan House-Tree-Person testinde danışandan sırasıyla bir ev, ağaç, insan, aile ve serbest bir resim çizmesi beklenir. Ardından çizdiği resimlerdeki ev, ağaç ve insanlarla ilgili bir hikaye kurgulaması istenir. Yorumlama aşamasında testör, danışanın kişiliğini çizimleri ve sözelleştirmeleriyle beraber değerlendirir ve raporlaştırır.
Evin Bedeni
Ev insan yaratıcı düşüncesinin bir ürünüdür. En ilkel dönemlerde insanların doğal koşullardan kendini korumak amaçlı ağaç kovuklarına, mağaralara sığındığını biliyoruz. Daha sonra kendi zihin ve el gücüyle kayaları oymuş ve ilk doğal olmayan barınakları yapmıştır. Bugün yerleşik ya da göçebe olsun; barınaklarımız tamamiyle insan aklının ürünüdür.
Gelişmiş ülkelerde evlerin yapımında son teknolojiden yararlanılır. Evin temelinin kazımından, duvarların boyanmasına kadar zahmetli birçok iş direkt olarak insan eli değmeden iş makinalarıyla yapılır. Oysa geleneksel kültürlerde duvarların yapı taşlarından kapı-pencerelerin yapımına kadar her bir kısmında orada yaşayacak olan insanların el emeği vardır. Geçim kaynağı toprakla ilişkili kültürlerde aileler oturacağı evi genellikle kendi elleriyle yapar. Evin oturtulacağı zemini hazırlar, duvarlar örmede kullanılacak taşları yontar, kil çamurunu yoğurur, kalasları keser, harç ve boyaları eliyle karar.
Ruhsallığın içine doğduğu ve serpildiği evimizin bölüm ve parçalarının anlamlarıyla ilişkimize değinmek yerinde olacaktır.
Çatıyla kendimizi güneşin yakıcılığından, yağışların ıslatmasından koruruz. Sonsuz uzayla aramıza giren çatı, yer ile boşluk arasında bize belli bir sınır çizer. Sınır koyduğu alanda ise yaratıcı düşünmeye ve kavramsallaştırmaya imkan sağlar.
Tavan arasında geçmişin tanıkları olan eski eşyalar tutulur. Bu eşyalar belki hiçbir zaman yeniden kullanılmaz. Zaten yeniden değerlendirmek için değil; günlük kullanım özelliklerini yitirdikleri için tavan arasına kaldırılır. Ancak ruhsal açıdan hala işlevsel oldukları için saklanmaya devam edilir. Nadiren de olsa geçmişin büyüsünü hissetmek için eşyaların tozu silinir. Ancak Alaaddin’in Sihirli Lambası gibi tavan arasının büyüsü de sınırlıdır. Sadece 3 dileği yerine getiren lamba cininin kaybolması gibi; tavan arasında çok uzun vakit geçirilmez.
Duvarlar, evin hem dış dünyayla hem de kendi içindeki diğer bölümleriyle olan en önemli parçalarından biridir. Evin dış duvarları içerisi ve dışarısı arasındaki sınırın belirlenmesinde en önemli öğedir. Doğa koşulların etkilerine karşı koruyucu bir deri gibidir. Aynı zamanda içinde yaşayanları, misafir olabilecek tanıdıkları ve dışarıdaki yabancıları net bir şekilde ayırır. Ev halkının kendi içindeki mahremiyet ihtiyacının koşullarını sağlar.
Evin iç duvarları ise odaları ve bölmeleri oluşturarak farklı ihtiyaçlar için yeni alanlar oluşturur. Yatak odası, banyo, mutfak, salon gibi ev birimleri farklı ihtiyaçları karşılaması için gerekli mahremiyet iç duvarlar sayesinde kurulur. Virginia Woolf, bir kadının yazabilmesi için kendine ait bir odası olması gerektiğini öne sürer. Mahremiyetini sığdırabileceği, temel ihtiyaçlarını karşılayan ve yalnız kalabileceği bir odayı işaret etmektedir.
Pencere ve kapılar, dış dünyayla ilişki kurmanın en önemli araçlarıdır. İhtiyaç duyulan ışık, hava ve diğer şeylerin kontrollü olarak içeriye alınmasını sağlarken dışarı çıkmaya da olanak tanır. Ev arkada bırakılıp giderken kapanan pencere ve kapılar sayesinde başka kişilerden korunur. Perdeler, içeriyi kem gözlerden korur.
Yaşamımızın ilk yıllarında çok büyük bir zaman evlerimizde geçer. Ev bölümleri ve eşyalarıyla genellikle aile üyelerinin rollerine göre belirlenmiştir. Ebeveyn yatak odası genellikle evin arka tarafında bulunur ve bir iç banyoya sahiptir ki bu da onların daha fazla mahremiyet ihtiyaçlarının cinsel hayatlarının varlığının işaretidir. Oturma odası evin girişinde ve tüm aileyi aynı anda içine alacak kadar büyük ve en kolay ulaşılır giriş kısmında yer alır. Aile üyesi çocukların ergenlikle beraber mahremiyet ihtiyaçları arttıkça kapıları kapanmaya hatta kilitlenmeye başlar. Ergenler, evdeki yetişkinlerin ne kadar sağlam ve dayanıklı kişiler olduklarını sınarcasına evin kapılarını çarpabilirler. Çocuklar için evin duvarlarının dayanıklılığı onların ebeveynleriyle kurdukları ilişkide önemli bir (geçiş nesnesi?) araçtır. Evin kapı ve pencerelerle beraber duvarlarının da sesi ve ısıyı yeteri kadar içerde tutup tutmadığı, yağıştan, nemden ve rüzgardan yeteri kadar koruyup korumadığı eve izinsiz girmek isteyebilecek yabancılara karşı ne kadar emniyetli olduğu ebeveynlerinin ne kadar tutan, kucaklayan ve koruyan bireyler olduklarının bir temsilidir.
Eiguer’e göre bir ev içinin güvenliği ve konforu için yeteri kadar sağlam; sert, yalıtkan olmalıyken dış dünyayla ilişkilenmemizi kolaylaştıracak kadar açık ve esnek olmalıdır (2013). Yazarın bu görüşleri yeteri kadar olgunlaşmış bir ego nasıl olmalıdır sorusuna verilmiş bir yanıt gibidir. Ortaya attığı iç habitat kavramıyla görüşlerini destekleyen yazara göre, kendi beden tasarımı ile aile grubu temsilinin sentezi olan iç habitat, oturulabilir bir alana yerleşmemizi organize eden ruhsal bir temsildir. İçinde yaşanılan mekana bırakılan bilinçdışı malzemelerle aile mahremiyeti kurulur. Orada rahat ve yakınlar arası desteği hissetmenin koşullarını yaratır.
Dil, Beden, Kimlik ve Coğrafi Tanım İlişkisi
Dış dünyadaki nesnelerle ilişki kurarken insana ait özellikleri atfettiğimiz gibi kişiliğe ait özellikleri betimlerken dış dünyaya ait olan nesnelerden yararlanırız. Kültürel farklılıkları akılda tutmakla birlikte; Ezidilerin konuştuğu Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinde “dağ gibi bir adam (merek weki çiya)” deyimi güçlü ve sarsılmaz kişilik ve aynı zamanda sağlıklı beden özelliklerine atıfta bulunur. Coğrafi ya da sosyo-ekonomik alanları nitelerken insani organlardan yararlanırız. Örnek olarak İstanbul Boğazı, Avrupa Yakası, şehrin kalbi, ticaretin can damarı, Marmara’nın akciğerler gibi nitelemeleri kullanmadan geçmek zordur. Doğadaki düşük ısının duyumu olan “soğuk (sar)” yine düşük empati yeteneğiyle özetlenebilecek karakter özelliklerini işaret etmektedir. Bir grubun liderini “baş (seri)” olarak tanımlarken yardımcısını “sağ kolu (mile raste)” gibi beden kısımlarından yararlanarak tanımlarız.
Aile soy bağını betimlemek için “ağaç ve dallarından” yararlanırız. Aile bireyinin ataları ve kültürüyle ilişkisini ise “kökler” ile kavramlaştırırız. Kökleriyle toprağa tutunmuş bir ağaç imgesi dolayımsız olarak insanın toprakla kurduğu yaşamsal bağa işaret etmektedir. Özellikle toprağı işleyerek geçimini sağlayan geleneksel kültürler için bu direk ilişkiye dikkat çekmek abartılı olmayacaktır. Bahçesinde ekili ağaçları, bostanları ve süs bitkileri olan evlerde yaşayan aileler için bu imgelemin canlılığı yaptığım çalışmalardan vereceğim örneklerde görülebileceği gibi kuşku götürmeyecektir.
Kutsal Metinlerde İlk Yer ve Yerinden Edilme
Kutsal kitapları halen var olan Yahudilik, Hristiyanlık, İslamiyet ve Kutsal Kitabı kayıp olan Ezidilik inançlarına göre ilk insanlar olan Adem ile Havva’nın ilk yurdu cennettir. Tüm bu dinlere göre, Adem ile Havva yasak olan bilgelik meyvesini yedikleri için Tanrı tarafından cennetten kovulmuşlardır. Dolayısıyla yerinden edilme, insan varoluşunun dinsel mitosuyla beraber başlamıştır. Ve ilk eve duyulan hasret insanlık tarihi boyunca sürecektir. Bu dinlere göre, Adem ve Havva dışında, Tanrı’nın buyruklarına uyan kulları ölümden sonra Cennet’e yeniden kabul edilebileceklerdir. Ve ondan sonra da bir daha sonsuz bir huzur ve doyum sağlayacak olan cennetteki yerlerinden edilmeyeceklerdir.
Adem ile Havva’nın oğlu olan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi de ilk sürgüne sebep olmuştur. Tanrı, Kabil’i alnından damgalayarak kavminden uzak diyarlara gitmesini emretmiştir. Anne, baba ve büyük kardeşi Şit’ten oluşan küçük kavminden kopmuş, yalnızlığa ve ölümsüzlüğe mahkum olmuştur. Kabil’in ilk cinayeti işleyerek Tanrı tarafından affı mümkün olmayan 7 büyük günahtan en büyüğünü işlediği için Cennet’e geri dönme şansını da kaybetmiştir.
Mitoloji eklenecek- dağdaki koruyucu tanrılar ve tapınaklar
İnsanlık Tarihinde Göçebelik, Yerleşme, İstila ve Yerinden Edilmeler
İnsanlık tarihi geçim kaynağı avcılık ve toplayıcılığa dayanan göçebe yaşam tarzıyla başlar. Bu dönemde ilk barınaklar doğal mağaralar, oyuklar ve kovuklardır. Yenilebilir bitkilerin yetiştirilmesiyle tarım kültürü gelişmiş ve toprağa dayalı, yerleşik yaşam biçimine geçilmiştir. Bu noktadan sonra fiziki bir alana sahip olma, orada iktidarını kurma ve o yerle ve yere ait olanlarla aidiyet ilişkisi geliştirdiğinden bahsedilebilir. Toprağın ve ürünün yetiştirilmesi kontrol altına alındıkça kayalar oyularak barınma alanları yapılmış. Ardından kil, çamur ve saman karışımından kerpiç gibi yapı taşları üretilerek insan aklının ürünü olan evler icat edilmiştir. Geçmişi 12.000 yılı aşan taş ve kerpiç karışımı evlerin yapımı ve yaşam alanı olarak kullanımı geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olan bölgelerde halen devam etmektedir.
Topluluklar genişledikçe yaşam bölgeleri de çeşitlenerek sayıca da artmaya başlamış. Yerleştiği bölgede meydana gelen ve kıtlığa sebep olan değişimlerden dolayı bazı topluluklar yerlerinden göç etmek zorunda kalmış. Bazı barbar kavimler ise savaşçı ve saldırgan güçlerini kullanarak yerleşik medeniyetleri istila ederek zenginliklerine zorla sahip olmuşlardır. O dönemlerde de yerleşik medeniyetin üyeleri köleleştirilmiş, öldürülmüş ya da hayatta kalmak için yerlerini terk etmek zorunda kalmışlardır.
İnsanlık tarihi açısından, yerinden edilmenin en çarpıcı örneklerinden biri Kavimler Göçü’dür. Orta Asya’dan başlayan Hun göçü, Anadolu üzerinden Avrupa kıtasına kadar kavimlerin birbirini iterek yer değiştirmesine sebep olmuştur. Bu göç hareketiyle büyük ve köklü krallıklar yıkılmış; yerine toprağa dayalı daha küçük derebeylik yönetimleri geçmiştir. Bu öyle büyük bir dönüşüme sebep olmuştur ki Kavimler Göçü, İlk Çağı kapatan; Orta Çağı başlatan dönüm noktası olarak kabul edilmektedir.
Yakın tarihimizdeki en büyük katliam ve yerinden edilmeler ise 1. Ve 2. Dünya Savaşları sırasında yaşanmıştır. Savaşlar sonucu büyük göç dalgaları oluşmuş ve devletlerin iktidar alanlarının sınırları yeniden çizilmiş; yönetim biçimlerinde değişiklikler meydana gelmiştir. 2. Dünya Savaşı sırasında, Nasyonel Sosyalist Nazilerin Yahudilere; Emperyalist Amerika’nın Budist Japonlara uyguladığı insanlık dışı soykırım hareketlerinden sonra, 1948’de Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi imzalanmıştır. Bu sözleşmeyle; katliam, tecavüz, zorla alıkoyma gibi insanlık dışı suçların tekrar yaşanmaması güvence altına alınmaya çalışılmıştır.
İnsanlık adına büyük utanç olan toplu tecavüz ve soykırım gibi insanlığa karşı işlenen suçların bir daha tekrarlanmayacağını umardık. Ancak umduğumuz olmadı ve Soğuk Savaş sonrası dönemde, Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarında milyonlarca kişi savaşlarda hayatını kaybetti, kaçırıldı ve tecavüzlere maruz kaldı. Bu katliamlardan kurtulma şansına erişmiş kişiler ise yaşadıkları yerleri terk edip uzun göç yollarına düşmek zorunda kalmışlardır. 1980’li yıllardan sonra gerçekleşen ve halen devam eden bu insanlık suçlarının nedenleri belli bir coğrafya, milliyet, din ya da ideolojiyle açıklanamayacak kadar yaygındır.
Afrika Kıtası’ndaki 7 ülkede gerçekleşen soykırım ve yerinden edilme olgularına baktığımızda pek çok çarpıcı ortak nokta görürüz. Afrika toprakları II. Dünya Savaşı’na kadar çeşitli Avrupa ülkelerinin sömürgeleriydi. Bu ülkeler savaş sonrası dönemde bağımsızlıklarına kavuşma sürecine girmişlerdir. Ancak bu devletler sınırlarıyla beraber yönetim, adalet ve denetim mekanizmalarını belirlerken bir yandan da sömürge dönemlerinden kalma ayrıştırıcı politikaların mirasıyla baş etmek zorunda kalmışlardır.
Sömürgeci ülkelerin geri çekilmesinden sonra ayrıştırıcı politikaların en sert sonucunu yaşayan Afrika ülkesi Ruanda’dır, Ruanda‘nın büyük iki kabilesi olan Hutular ve Tutsiler aralarında dil ve din birliği olmasına rağmen, Belçika’nın sömürgesi olduğu dönemde bir kabilenin diğerine göre daha uzun boylu ve açık tenli olması sebebine dayanarak ayrıştırılmışlardır. Tutsilere yönetim, eğitim ve hizmet alanlarında ayrıcalıklar tanırken Hutuları bundan mahrum bırakmıştır. Bu ayrımcılığa maruz kalmış Hutuların Tutsilere duyduğu öfke sömürge sonrası dönemde tarihin en büyük katliam, zorla yerinden etme, zorla alıkonulma ve toplu tecavüzleriyle kendini göstermiştir. II Dünya Savaşı’ında katledilen Musevi kadar Tutsi hayatını kaybetmiş olmasına karşın Dünya kamuoyu vicdanında aynı yankıyı bulamamıştır.
Ruanda örneğinin benzerleri Uganda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Çad, Darfur, Sierra Leon ve Liberya’da yaşanmıştır. Amerika, Fransa ve İngiltere sömürgesi durumunda olan bu Afrika ülkelerinde de belli bir din ya da etnik köken farkı bulunmamasına rağmen yerinden etme ve diğer insanlık adına suçların işlendiği iç savaşlara sahne olmuştur. Bu 7 Afrika ülkesinde işlenen insanlık suçlarının dünya kamuoyunda tepki bulması oldukça zaman almış; Birleşmiş Milletler’in müdahalesi gecikmiştir. Kurulan hakikat ve uzlaşma komisyonları ve mahkemelerde ise neyin savaş suçu neyin ülkelerin iç meselesi olduğu hakkında çelişkili kararlar vermişlerdir (Çakmak, Çolak, Güneysu, 2014). Milyonlarca insanın katledilmesi, kadın ve çocukların kaçırılması, toplu tecavüzlerin yaşanması ve yerinden edilmesiyle sonuçlanan bu 20 yıllık süreç dünya kamuoyu vicdanında hak ettiği yeri halen bulamamıştır.
Avrupa Kıtasında, Bulgaristan’ın uyguladığı asimilasyon politikaları binlerce Müslüman Türkün zorla yerinden olmasıyla sonuçlanmıştır. Bulgaristan’ın gerçekleştirdiği bu sert asimilasyon politikalarının sonuçlarına ilişkin bir hakikat ve adalet komisyonu kurulmadığı gibi yine dünya kamuoyunda da Türkiye dışında hak ettiği bir yankıyı bulmamıştır.
Yugoslavya coğrafyasında Sırpların Boşnaklara karşı başlattığı etnik temizlik yine binlerce kişinin hayatını kaybetmesi ve yerinden olmasıyla sonuçlanmıştır. Yukarıda verilen örneklerde olduğu gibi insanlığa karşı savaş suçları işlenmiştir. Yine BM ve diğer uluslararası askeri müdahale ve insani yardımın ulaşması gecikmiş ve sınırlı sayıda kişi ceza almıştır. Yugoslavya’da yaşananları diğer ülkelerden ayıran tek fark; toplu tecavüz gibi son derece ağır bir insanlık suçunun “etnik soykırım” olarak uluslararası hukukta yerini bulmasıdır.
Asya’da Afganistan, Pakistan, Hindistan örnekleri eklenecek
İnsan aklının sınırlarını zorlayan ve yerinden etmeyle sonuçlanan son katliamlardan biri Ortadoğu’da yaşanmaya devam etmektedr. Irak ve Suriye’de bir İslam Devleti kurma gayesinde olduklarını beyan eden Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı örgüt 2014 yılından bu yana insanlık dışı yöntemlerle Müslüman, Ezidi, Hristiyan ve diğer dini azınlıkları katletmeye devam etmektedir.

Leave a Reply