Anksiyete ve Narsizim Üzerine
Geçen ayki yazımda biyolojik olarak sevgi ve nefret, gurur ve utanç, öfke ve affetme, sorumluluk ve kayıtsızlık, suçluluk ve huzur gibi duygularla yelpazesinde geniş bir duygu havuzumuz olduğundan bahsetmiştim. Ayrıca tüm duyguları uygun bir biçimde deneyimlemenin ruhsal olarak canlı olmak anlamına geldiğini yazmıştım. Bu duyguları hissedememenin ruhsal bozukluklara yol açtığını ve gelecek yazımda bunlardan bahsedeceğim sözünü vermiştim. Hemen başlayalım.
Hangi duyguyu hangi durumlarda hissedeceğimizi kişiliğimiz belirler. Depresif kişilik olarak tanımladığımız kişiler bir sorunla karşılaştığında sorunun kaynağını kendinde arar. Hatta aramakla kalmaz kendini sorundan sorumlu kişi olarak görür. İşin aslı öyle olmasa dahi… Depresif karakterdeki kişilerin vicdan organı fazlaca büyümüştür ve her olumsuzlukta kendi payını yaratır ve bundan dolayı suçluluk ve üzüntü hatta keder hislerini yoğun yaşarlar. tam da bu yüzden depresyona meyillidirler ve hayatlarında birden fazla kez depresif dönemler geçirirler. Oysa sorumluluk payımızın olmadığı ya da çözümüne gücümüzün yetmediği durumlar vardır. Bunu kabul edebilmeli ve yeteri kadar bir “kayıtsızlık” duyabilmeliyiz. Böylece ruhsal enerjimizi yapıcı ve onarıcı olduğumuz alanlara aktarabilir; kendimizle gurur duyabileceğimiz en azından varoluşumuzla huzurlu hissedebileceğimiz bir konuma yerleşebiliriz.
Her olumsuzluğun kökeninde kendi paylarını yaratan depresif karakterlerin muzdarip olduğu ikinci büyük sorun anksiyete bozukluklarıdır. Başkalarının sebep olduğu problemlerin acısını kendileri çekmelerine rağmen sorumluluğu başkalarına teslim edemezler. Eğer sorumluluğu diğerlerine verirlerse onların sorumluluk almamış oldukları, ihmal edilmiş olduklarıyla yüzleşeceklerdir. Bunun sonucunda da o kişilere öfke duyacaklardır. oysa depresif kişiler için öfke duymak çok korkulan bir durumdur. Çünkü eğer bir kişiye öfke duyacak olurlarsa o kişiyi yani o kişinin sevgisini tümden kaybetmekten korkarlar. Bundan korunmak için bir ömür kendini suçlu ya da eksik görme pahasına yaşamaya razı olurlar. kendini ortaya çıkaramayan öfke içerde birikir ve sonunda anksiyete (anlamsız kaygı) olarak kendini gösterir. Anksiyetenin tek ilacı sevgiyi kaybetmekten korkmak yerine gerçekle yüzleşmektir. Kimlerle aramızda sahici bağların olduğu; kimlerle ilişkimizin pamuk ipliğine bağlı olduğuyla yüzleşmektir. Sevgi ve saygımızı haketmeyen kişilerle yolları ayırıp başkalarına alan açmak kaçamayacağımız bir gerçektir.
Anksiyete bozukluğundan muzdarip önemli bir grup daha vardır ki bu kişilerin depresif karakterle uzaktan bile ilgisi yoktur. Narsisistik kişiler! Narsistler, depresif kişilerin aksine karşılaştıkları olumsuzluklarda en ufak bir sorumluluk duygusu taşımazlar. Onlara göre sorunların kaynağı diğerleridir. Onlar sorumluluk ve suçluluk duyguların bastırıp içerde biriktirir. Tıpkı bastırılan öfke gibi bastırılan suçluluk duygusu da her fırsatta dışarı çıkmak için çabalar ama çıkamadığı için o da anksiyete olarak kendini hissettirir. Narsist kişiler, hayatlarında herşey yolunda olduğu halde kimsenin doğru birşey yapmadığı için huzursuz hissettiklerini söyleyerek ya da hiç anlam veremedikleri panik atağı şikayetleriyle terapiye başvururlar. Gündelik hayatta onlar için yapabilecek pek de birşey yoktur. Çünkü gerçekle yüzleşmeleri daha zordur. Bunu yapmaya kalkarsanız sizi suçlayacaklardır. Psikoterapinin anksiyeteye iyi geldiğini duyduğunuzu söylemek onlar için yapılabilecek en büyük iyiliktir.
Gelelim anksiyete bozukluğundan muzdarip olan en tehlikeli grupa: Sosyopatlar! Sosyopatlar ya da diğer ismiyle psikopatlar sürekli olarak anksiyete duygusu içindedirler. Onlar olumsuz bir durumdaki kendi paylarını aramazlar. Çünkü sözkonusu olumsuz bir durum varsa bunun sorumlusu bizatihi kendileridir. Ama bunu kendilerini ilgilendiren bir durum olarak bile görmezler. Psikopatların sebep olduğu bir sorundan birileri acı çekerse onları zayıf kişiler olarak görürler ve onlardan tiksinirler. Narsistler ise acı çekene karşı acıma duyabilir. Anlayacağımız psikopatlar, narsistlerin habis halidir. Suçluluk duyamazlar ancak sürekli suçlanmaktan şikayet ederler. Çünkü içten içe birilerine zarar vermekten sakınmadıklarını bilirler. Ama diğerlerine karşı sahici bir sevgi duyamadıkları için empati duyamaz ve merhamet hissedemezler. Bu yüzden de sevilemezler, kabul göremezler. Ancak yine de her psikopatın yöresinde düşük zeka düzeyinde kişiler bulunur. Psikopatlar onları kendi çıkarları için kullanırken toplumdan dışlanmış olma duygusundan korunurlar. Çeteleşme, mafyalaşma böyle gelişir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde saygı görme-kabul edilme basamağı psikopatlar için korkulan olma olarak evrimin alt basamağında takılı kalmıştır. Onlar için de bizim için de en iyisi “işleyen bir adalet mekanizmasıdır.” Suçlarına karşı ceza almaları onları huzurlu hissettirir. Bu yüzden cezaevine düşmek onlar için kaçınılması gereken bir şey olmaktan ziyade “aile evi gibi hissettirir.” suçlarının cezasını çekmek onların da vicdanlarını rahatlatır.
Narsistlerin de psikopatların da tehlikeli ortak bir özellikleri vardır ki o da çekici olmaları! Manipüle gücü yüksek ve karizmatik görünümlü narsist ve sosyopatlar eğer zekiyseler yönetici olurlar. Bir topluluğun lideri olarak toplumdan dışlanma tehlikesini bertaraf ederler. Daha da korkunç olan kendi ahlaksız yaşam biçimlerini topluluklara da örnek gösterirler ve topluluğun da yaşam biçimi haline getirirler. Dolandırıcılık çeteleri, rüşvetle iş yapan daireler ya da ortak bir nefretle hareket eden siyasi partiler… Sosyopatlar için psikoterapide umut vaadeden çalışmalarımız olmadığı için üzgünüm.
Ahmet Arif’in Adiloş bebesine söylediği gibi “tanı bunları, tanı da büyü”… Bunları tanımak, adlandırmak kendi gücümüzü korumak adına ihtiyacımız olan şey. Böylece yararlılık göstermek ve görmek için bir araya gelebilir, topluluğumuzu bu zararlılardan koruyabiliriz.
Gelecek ay güzel haberlerle buluşmak üzere….

Leave a Reply