Yaşama Arzusu ve Dedikodu Üzerine

Yaşama Arzusu ve Dedikodu Üzerine

Psikolojik olarak canlı olmayı yaşadığımız olaylar karşısında uygun duyguları hissedebilmek olarak tanımlarız. Yani bir insan seviyor, öfkeleniyor, huzurlu hissediyor, korkuyor, haz alıyor, utanıyor üzülüyor, suçlu hissedebiliyor ise ruhen canlı demektir. 

İnsan olarak biyolojik kodlarımızda sevgi-nefret, haz alma-huzursuzluk, utanç- gurur duyma, suçluluk-kabul görme, öfke-kabul etme duygu çiftleriyle ile donatılmışız. Ve her birini uygun ölçüde hissedebildiğimiz zaman homoestasis denen denge durumunda kavuşabiliriz. Yaşam boyu negatif ve pozitif durumlar arasında geliş gidişlere ihtiyaç duyarız. Bir insanın hata yapmaması mümkün değil. Yaptığı hata sonrası pişmanlık, utanç, suçluluk duymasına ihtiyacı vardır. Nihayetinde de affedilmeye, anlaşılmaya ve yeniden kabul edilmeye. Sevgisiz de yaşayamayız. Sevgimize karşılık bulup sevilmeye ya da sevgimiz karşılıksız kaldığında hayal kırıklığına uğramak, sevilememiş olmanın üzüntüsünü duymak ve belki de o kişiyi sevmekten vazgeçip başka bir sevilebilir birine yönelmeye ihtiyaç duyarız. Yakın hissettiklerimiz bize zarar vermekten çekinmeden hareket edebilirler. Bunun öfkesi, hayal kırıklığı, hak arayışı, üzüntüsü hatta belki intikam alma duygularıyla dolup taşabiliriz. Bunların tümü ruhen yaşayan insanlar için geçerlidir.  

Bu duygular, yaşam havuzumuzu dolduran elementlerdir. Her biri kullanılmaya hazır haldedir. Bu duygulardan birinin eksikliği ya da fazlalığı bile bizi hasta etmeye yeter. Hiçbir şey bizi mutlu edemiyor, herşey anlamsız geliyorsa depresyondayız; yarı ölüyoz! Gerçek bir öfke, suçluluk ve utanç duyamıyorsak anksiyete bozukluğundan muzdarip oluruz. Herşey bizi sadece öfkelendiriyor ve hınç ile doluysak agresif bir mani halindeyizdir. Herşey bize karşıymış gibi geliyorsa paranoid bir durumdayız. Hiçbir şeyden suçluluk duymuyorsak sosyopatız! Önümüzdeki aylarda sırasıyla bu bozuklukların işleyiş mekanizmasını işlemeyi planlıyorum. Ama bu ay dedikodu sayesinde bu bozuklukları öteleme mekanizmasını açıklamaya çalışacağım. 

Dedikoduculara geçmeden kumar ya da oyun bağımlılarını düşünelim… Pek çok duyguları oyunlarında yaşarlar. Kazanmayı ümit ederek oyuna başlarlar. Adım adım kazanarak heyecan ve haz alabilirler. Fakat bu gerçek olmadığı için haz kısa sürer o nedenle enerjileri tükenene kadar oyuna devam ederler. Kaybettikçe öfkelenir, hırslanır, rövanşı isterler. Sanal ya da gerçek oyun bağımlıları kendilerinden başka kimseyi düşünmeden bu duyguları oyun sayesinde duygusal olarak deneyimlerler. Ancak bu duygusal deneyimlerin gerçeklikte karşılığı olmadığı için duyguları kolayca söner ve her gün yeniden başlamak zorunda kalırlar. 

Gelelim dedikodu sayesinde duygusal deneyim sağlayarak canlı hissetmeye çalışanlara… Benlik saygısı düşük kişiler, yetersizlik duyguları yüzünden sıkıştıkları delikten bakıp her ışık süzmesi gözüne kaçanlar… Aslında haz alacak o kadar az şey yaşıyor ve hayatlarından tatmin sağlayamıyorlar ki başkalarının her tür haz alma olasılığı onları rahatsız eder. Dikkat ettiyseniz haz alma deneyimleri değil olasılıkları diyorum çünkü dedikodu gerçekleşmemiş şeyin olma olasılıklarının söylentiye dönüşmesidir.  

Dedikoducu kişi yaşamaya karşı o kadar cesaretsizdir ki başkalarının her tür girişimi kötücül bir şeyle ilişkilendirilir. Kendi ömrünü memnuniyetsizlikle çürüttüğü için gençliğe karşı bir hıncı vardır. Kendi fantezisinde bir genç kadın ya da erkeği ahlaksız şehvet oyunları içinde canlandırır. Ve tıpkı kendisiymiş gibi haz alır. Hemen ardından onun ahlaksızlığını yargılayan katı yanı ortaya çıkar. Onu suçlar, yargılar ve nefret eder. Böylece bir biçimde haz, suçluluk ve kabul etme ya da reddetme duygularını kendi içinde deneyimler. Ve bunun gerçekliğine kandisini inandırır. Fantezisindeki kadın topluluktan çıkarılması gereken kişi; kendisi ise kabul edilmesi gereken kişidir. Oysa kötücüllüğü yüzünden insanları kendinden uzaklaştıralı çok olmuştur. Böylece koskoca bir olay örüntüsü içinde çok derin duyguları deneyimler. Bunu yaparken çevresindeki kişileri de az çok etkilediği için bir biçimde gerçeklikle temas etmiş olur. Bu bakımdan dedikodu yapmak kumar ya da oyun bağımlılığına göre daha ciddi bir ruhsal hastalık olarak sınıflanmayı hak eder. 

Ne kadar garip değil mi?! Kabul edilmek için büyük olaylara ihtiyacımız mı var? Yeteri kadar açık bir yüzle selam vermek bile yeterli değil midir?

Leave a Reply

Your email address will not be published.