Çağrı, Uğurlama ve Karşılama

Çağrı, Uğurlama ve Karşılama

Köklerim çağırıyordu: Bizi karşıla! 

Çağlar önce yok olmuş olması gereken masalsı insanlar geliyordu. Şeytan yoktu onlar için. Modern dünyadan ve örgütlü kötülükten bihaber Ezidi atalarım geliyordu. Yüzyıllar öncesinden ve binlerce kilometre ötelerden yürüyerek geliyorlardı. Derinden gelen çağrı içimde yankılanıyordu: Onları karşıla!    

Bu çağrıyı annem de duyuyor olmalıydı ki düşünceli ama aynı anda gururlu bir biçimde uğurladı beni.  Kumları taşıyan sıcak rüzgarları anlattı. Yüzümü korumak için beyaz tülbentlerinden verdi. Gözlerimi, ağzımı ve burnumu korumak için yüzümü nasıl saracağımı gösterdi. Şaşkındım. Ama hissediyordum; bu kadınlığa dair bir bilgelikti bu… O yüzden annem bana bir şey sormamış, ben ona bir şey açıklamamıştım. İkimiz de aynı şeyi duyuyorduk: “Onları karşıla!”

Bilgi Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’nda tez aşamasındaydım. Hocalarıma, öğütlerine ihtiyacım olduğunu yazdım. Bölüm

direktörümüz benim için bir yazı hazırlayıp imzaladı. Üniversitenin öğrencisi olarak sığınmacıların psikolojik ihtiyaçlarını araştırmak için görevlendirildiğim, yazıyordu. “Neyle karşılaşacağını bilemezsin. Kendini tanıtırken bunu göster. Bu kağıt seni tanıtarak koruyabilir. Her şeyden önce senin iyilik halin önemli.” 

Mutlu bir şaşkınlık içindeydim. İnce oyalı iki beyaz tülbent ve imzalı bir beyaz kağıt… Zırhım bunlardı. Yola çıkmaya hazırdım.

Karşılama

Giderken endişeliydim. Duyacaklarım, göreceklerim karşısında söyleyecek bir şeyim olabilecek miydi? Terapist olmam bir işe yarayacak mıydı, bilmiyordum.

Ben İstanbul konforunda bir oda içinde görüşmeye alışıktım. Oysa Silopi sıcağında, açık arazide hangar gibi çadırların gölgesine sığınmak bile şans meselesiydi. Çoğunluk yaşlılar, çocuklar ve kadınlardı. Diğer yanda ise bölgede yaşayan ya da hizmet veren öğretmenler gönüllü olarak su ve yemek taşıyorlardı. 

Tanışırken psikolog olduğumu öğrenen genç bir erkek öğretmen çıkıştı bana: “Travma devam ediyor; terapini sırası değil!” Yardımcı olacaksam su taşımamı salık verdi. Tüm suları gölgeye birlikte çektik. Yorgunlukta eşitlenince mahcup bir biçimde “Hoş geldin” dedi. Su içmeyen, yemeği reddeden kimse yok mu diye

sorduğumda bana güneşe karşı yerde oturan bir kadını gösterdi. Kadının yanında bir çocuk vardı ve ağlıyordu. Çocuk, kucağına oturmak istiyordu ama her defasında kadın çocuğunu itiyor ve boşluğa bakıyordu. 

Karşısına yere oturup birkaç saniye sessizce oturdum. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Ama yavaşça içimden gelenleri dile getirdim. “Neler yaşadığını bilmiyorum. Başına neler geldi bilmiyorum. Sadece çok kötü şeyler olduğundan haberim var. Belki yeterince kımıldamayacak olsan zaman durabilir. Belki susacak olsan hiçbir şey yaşanmamış gibi olabilir. Ya da belki taş gibi durup taşa dönmeyi bekliyor olabilirsin. Yaşadıklarını görmeye bir taş dayanabilirdi ancak. Gördüklerin seni taşa çevirdi. Çünkü hiçbiri bir insanın insana yapabileceği türden şeyler değildi. İnsan olan insana bunu yapmazdı. Beynin buz kesti. Yüreğin buz kesti. Bu sıcak bile

eritmiyor seni. Ama bunlar oldu. Bu kötülük yaşandı. Sen ve oğlun şimdi buradasınız. Onun sana ihtiyacı var. Sıcaklığına ve yumuşaklığına ihtiyacı var. Ona iyi gelecek tek kişi sensin. Kucağını ona kapatma. Yoksa bu kötülük olur…”

Ben konuşurken kadının gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Çocuğunu itmeyi bırakmıştı. Küçük, annesinin kucağına yerleşmeyi başarmış, son iniltileriyle beraber avunmaya başlamıştı. Çocuk için su ve yemek getirmeyi teklif ettim. Kendisinden de birkaç lokma yemesini rica ettim. Gözlerini kapatarak onayladı. Yemek getirdikten sonra biraz daha yanlarına oturdum ve sessizce eşlik ettim. Tekrar karşılaşıp karşılaşamayacağımızı bilmediğimi ancak onu tekrar görmeyi umduğumu söyleyerek ayrıldım.

Başka bir çocuk bana yaklaşarak nenesinin beni çağırdığını söyledi. Çocuğu takip ettim. Başı beyaz sarıklı, beyazlar içinde yaşlı bir kadın ve beraberinde birkaç kadın daha beni bekliyordu. Hoşgeldin! deyip beni ağırladılar. Nene, nereden geldiğimi, ailemin iyi olup olmadığını sordu. İstanbul’un oraya mesafesini, nasıl ve neden geldiğimi sordular. Onlar için yapabileceğim bir şey olabileceğini düşündüğüm için geldiğimi söyleyince yüzleri aydınlandı. Yaşadıklarının dünyanın başka yerlerinde duyulmuş olduğunu bilmek onları rahatlatmıştı sanırım. Diğer yandan geliş sebebimi netleştirmek istedi: Gerçekten bizim için mi geldin? –Evet. Gerçekten sizin için geldim. –Bu kadar uzak bir yere gelirken aileni ve evini bıraktın. Onlar da sana izin verdiler mi diye sordu. –Evet. Bana izin verdiler ve size de selam söylediler, dedim. Hoş gelmişsiniz, başımızın üzerinde yeriniz var, dedim. 

Bilge nene benimle ilgilenmeye devam etti ve nerede kalacağımı sordu. Sanki onlar açık arazide, hangarda kalmıyormuş, kendi evleri varmış ve beni davet edebilirmiş gibi bir rahatlıkla sordu. Sorduğu için teşekkür edip bir arkadaşımda kalacağımı söyledim. Oysa öğretmenevinde kalacaktım ama hem öğretmenevini

onlara nasıl tarif edeceğimi bilmiyordum hem de o saatten sonra araç bulup bulamayacağımı ben de bilmiyordum. Gün batmak üzereydi. Sadece gönüllülerden birinin beni evine davet edeceğinden emindim. Öyle de oldu. 

Ertesi günler, ben de biraz daha ev sahibi olduğumu hissediyor, mesleğime daha çok güveniyor; psikolog olduğumu cesurca söyleyebiliyordum. Her geçen gün daha fazla kişi konuşmak istiyordu. Her konuşmaya “bunları herkese anlat diye başlıyorlardı. Ancak ben terapisttim. Ve duyduğum herşeyi kendimde saklamayı öğrenmiştim. Ama daha tuhaf olan bir şey vardı. Ne kadar zalimce olursa olsun her hikayeyi dinlemeyi, tüm kötülüklere göğüs germeyi öğrenmiştim. Ama bunlar hangi kelimelerle anlatılır, nasıl anlatılır bilmiyordum. Anlatacak olsam duyan incinirdi. Anlatıp incitemezdim. Benim ağzım dilim varmazdı o kelimeleri bir araya getirmeye. Boğazımı, dilimi, dudaklarımı keser; kan kustururlardı. 

Yutkundum. İçimde tuttum. 

Yazmayı denedim çok kereler. Ne zaman yazdığımı bile hatırlamadığım yarım kalmış metinler dolu bilgisayarım. Notlarımı bir araya getirmek için dönüp okumaya kalktığım bir keresinde bilincimi kesti; yere vurdu beni yazdıklarım. Uyandığımda ambulanstaydım. Kolumu kıracak kadar sert bir biçimde çakılmıştım yere.

Kendimde tuttum. Tam 10 yıl.

Şimdi elimle işlediğim, fırında pişirip taşlaştırdığım toprak konuşsun. 

Leave a Reply

Your email address will not be published.